Günlükler – 1
Var olduğum dünyadan şikayet etmeyi bırakıp var olmak isteyebileceğim bir dünyadan bahsedebileceğime kanaat getirdim. En azından blogu daha sık güncelleyebilirim bu şekilde. Şu halde yazdıklarımı ve düşündüklerimi buraya taşımak isteği gelmiyor içimden. Kurgu yoluyla hislerimi aktarmayı deneyeceğim bir de.
---
Haziran 2010, Gün bilinmiyor
Yazı. Şu anda yazı yazabildiğime inanmak bile güç. Zaten yazımın titrekliği heyecanımı ele veriyor. İkinci cümleyi yazana dek tek kelimeden oluşan o ilk cümleme uzunca ve boş bir şekilde baktım. Nereden başlasam bilemiyorum.
Şu anda tropik bir adadayım. Buraya geleli -hayır, düşeli- on günden fazla olmuş olmalı. Günleri saymak için ince, taze bir dal parçasını çentiyordum ama sahile vurup kendime gelene dek ne kadar süre geçtiği hakkında net bir fikrim yok. Bu günlüğü tuttuğum ajandayı sahile vuran bir bavulun içinde yanında bazı erkek kıyafetleri ve gündelik birkaç başka eşyayla birlikte bugün buldum. Kıyafetler üzerime biraz bol olsalar da en azından kurular. Neyse ki su almayacak kadar kaliteli bir bavulmuş.
Gine'den kalkan özel uçağımızın tek pilotu yolculuk sırasında kendinden geçti, ancak bunun peşinden gelen olaylar o kadar kısa sürede oldu ki, sebebini araştırmaya vaktim olmadı. Tek bildiğim uçak düşmeye başlar başlamaz koltuğumun altındaki paraşütü giyinip uçaktan atladığım. Benim yaptığımı yapan olduysa bile burada değiller. Suda geçirdiğim süreç oldukça korkunçtu, ne kadar süre sonra bilincimi yitirdiğimi bilmiyorum.
Anladığım kadarıyla bölgedeki yüzey su akıntıları bu mevsimde adaya doğru güçlü bir kuvvet yaratıyor, zira koca okyanusta bulduğum bavulun başka yolla buraya gelmesi oldukça düşük bir ihtimal. Umarım akıntı başka şeyler de getirir.
Çok açım. Kendime geldiğim gün tehlikeye girmemek için ve bunun bir yarımada olabileceği umuduyla adanın iç kesimlerine girmeden, sahilde dolaştım. İşaret olarak diktiğim ağaç dalını ve ucundaki beyaz gömleği tekrardan görmem çok uzun sürmedi. Adanın çevresi 10-15 kilometre kadar olmalı. Bu keşif gezim sırasında sahile yakın yerlerde bulduğum böğürtlen çalıları ve hindistan cevizi ağaçları beni besledi. Şükür ki basit meyvelerden fazlasını bulabiliyorum artık.
Hayatta kalabilecek temel koşulları sağlamaya başlıyorum; yatacak yerim var ve geldiğimden beri yağmur yağmadı. Ancak açlıktan ölmek istemiyorsam yiyecek bulmalıyım. Sanırım bugünlük bu kadar yazı yeter.
Can Mert
İşte
Mutsuzum.
Hayat kötü gidiyor.
Sigaradan -yeniden- tam olarak uzaklaştım.
Hastayım, ilaç kullandığımdan alkol de alamıyorum bu aralar.
Hem doğal hem de suni mutluluk kaynaklarından son derece mahrumum.
Umutlarım da tükeniyor.
Biri gelir de hayatımı altüst eder demiştim bir an. Ama o kimsenin de ne bunu sağlayacak özel bir yanı, ne de böyle bir eylemde bulunma arzusu var zaten.
Yine de,
o an,
dokunmak sıradandı da, şimdi düşününce,
bir tuhaf oluyor insan.
Bu da yazdığım en içten blog olsun.
Size değil de, kendime.
Can Mert
Otuz-dokuz Bacaklı Kırkayakları Yaşatma Cemiyeti
Şu okulda olmam ya da en azından öğleden sonraki dersim için tanımı muğlak ödevimi yapıyor olmam gereken saati yakın dönem için sıra dışı bir şey yaparak, bloguma bir şeyler yazarak geçirmek istiyorum. Konu da atıyorum, şey olsun, milliyetçilik olsun.
Şimdi milliyetçiliği tartışmadan önce millet kavramını tartışmam gerek. İnsana dair her kavram gibi kendisi çok belirsiz bir kere. Bana öyle geliyor ki, insanlar 'millet' kelimesini kendi kimliklerini nasıl tanımladıklarına göre anlıyorlar. Onlara şekil veren, kendilerini ait hissettikleri insan grubu millet ifadesinin birimi haline geliyor. Bu durumda çeşit çeşit millet ortaya çıkıyor:
- Ortak gen yapısına sahip canlılar kümesi(e.g. "Hadımköylü", "Adanalı", "Türk", "Beyaz", "İnsan")
- Ortak kültüre sahip insanlar kümesi(e.g. "Anadolu çocuğu", "Karadenizli", "Türk", "Dünyalı")
- Ortak dini inanca sahip insanlar kümesi(e.g. "Müslüman", "Alevi", "Mormon")
Daha çeşitlendirebilirim sanırım, ama anlatmaya çalıştığımı yerince ifade ettiğimi düşünüyorum. İnsanların böyle kümeleşmesinin temelinde yalnız ve zayıf olmanın getirdiği korku yatıyor. Bir millete sarılarak hiç bir alakanızın olmadığı insanları arkanıza almış oluyorsunuz.
Milliyetçiliğe gelirsek, insanlar, kendini koruma içgüdüsünün bir tezahürü olarak, bir millete ait olmanın avantajlarına sahip olmaya devam edebilmek için milletlerini savunurlar. Ama bu savunma sistemi insanları dost ve el diye ikiye ayırma zorunluluğunu getirir, yani ötekileştirmeye neden olur. İşin kötüsü, millet kavramının esnekliği ve anlamsızlığı bu dost-el oranını kolaylıkla değiştirir. Hem işler kötüye gittiğinde her zaman "No true scotsman" argümanı vardır.
Milliyetçilik zirvesini yaptığı 20. yüzyıl başlarından beri sürekli bir şekilde anlamını yitiriyor. Çünkü artık iletişim çok daha kolay. Artık internet var. Bizleri birey olarak tanımlayan, kültürlerimize şekil veren dedemizin soba başında bize anlattığı hikayeler değil artık. Dünyamız mahallemizden, köyümüzden, şehrimizden ve ülkemizden çok daha büyük. Kümeleştiğimiz ortak yanlarımız güncel dünyada çok az şey ifade ediyor. Vatanperverlik artık yüzyıllardır içine sıçtığımız şu dünyayı savunmak demek, onun el kadar bir parçasını çekiştirmek değil. Millet artık bütünün herhangi bir parçası değil, ta kendisi.
Kayda geçsin:
Vatanım: Tüm evren
Milletim: Canlı ve cansız her şeyiyle tüm madde
Denizdeki balık da benden, kutuptaki buzul da benden, VY Canis Majoris de benim, ötedeki hidrojen atomu da. Ne topraktan var oldum, ne nefesten. Yalnızca kendinden hafifçe daha farkında olan bir enerji kütlesiyim ve öldüğümde kendinden hafifçe daha az farkında olan bir enerji kütlesi olacağım. Varlığımdan dolayı ne kimseye borçluyum ne de kimseden alacaklıyım.
Neyse ucu çok kaçtı, okula geç kalıyorum.
Can Mert
Yeni evim <3
Bir gazla kendime hosting ve domain aldım. Bundan böyle http://talemon.com adresi bana ait! Blogumu da wordpress'e ve http://talemon.com/blog/ adresine taşıdım. Daha çok işim var, ama ilk postumu atayım dedim. Hayırlı uğurlu olsun!
Can Mert
Şeftali Aromalı İçecek
Uyku Tutmazsa – III
Eskiden, bilinmezlerden korkardım. "Şimdi ne bok yiyeceğim?" çok defa dudaklarımdan dökülebilen tek cümle olurdu. Zamanla anladım ki sorunlar öyle ya da böyle çözülüyor. Artık canımı sıkan, ödemem gereken bedeller. Ve hayatı kavradıkça karşıma çıkan sorunları çözmenin neye mal olacağını anlamak gittikçe kolaylaşıyor. Artık sorunları çözmek, sonuçları kabullenmek demek ki, bu çok daha zor aslında. Kendimin ya da etrafımdaki insanların alacağı zararın farkında olmak, buna engel olamamak, başlı başına bir problem.
İçim sıkılıyor, boğuluyorum.
Sözler hayat bulmadan can çekişip yığılıyorlar boğazımda. Güzel anıların sıcaklığına sığınmaya çalışıyorum, olmuyor.
Ne var ki elimizde kalan hayatta, güzel anılardan başka?
Orhan Veli anlatsın, ben susayım:
Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize; dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.
Hürriyete Doğru ne de güzel albüm.
Kalbimizde
Bugün elektrikler kesildi. Dünün gazetesi vardı, açtım karıştırdım biraz. İnanır mısınız bilmem, gazetelerin en sevdiğim kısmı ölüm ilanlarıdır. Zira misal, hürriyet gibi bir gazetenin insanın hayal gücünü çalıştıran başka hiç bir kısmı yok. O iki sayfada geride kalanların hikayeleri yatıyor. Verilen ilanlara, verenlere baktıkça yüzler geliyor gözlerimin önüne. Belki de kurgu hikayeler yazmayı denemeliyim ölüm ilanlarını takip ederek.
Bugün baktığımda, o ilanların arasında bir kız çocuğunun resmi vardı. 6-7 yaşlarında ufak, tatlı bir kız. Doğum tarihini görüyorum, 2 Eylül 1987. Yaşasa benimle yaşıt olacaktı. Ölüm tarihi yazmıyor; "kalbimizde" demişler. Eğer fotoğrafın çekildiği zamanlarda ölmüşse en azından on beş yıl geçmiş olmalı. Peki ne işi var o zaman bu ilanların arasında?
Elektrikler gelince ismini internette arıyorum. 31 Ocak 1994'te ölmüş. Doğuştan yenik başlamış hayata, küçük yaşta ameliyat edilmesi gerekmiş, operasyonda can vermiş. On altı yıl olmuş. Adına bir ilkokul bile yaptırılmış. Sevilmiş belli ki. Özlenmiş belli ki. Ama geride kalanların şimdi duydukları his nedir? On altı yılın ardından hala ilan verdiren nedir bu insanlara? Özlem mi, sevgi mi, inkar mı, acı mı?
Hayatım boyunca yakınlarını kaybetmiş insanlarla tanıştım, onlarla empati kurdum. Buna ve geçen onca yıla rağmen bir ad koyamam hissettiklerime. Tek bildiğim, boktan bir his olduğu.
Yasemin Karakaya'nın anısına.